DOLAR31,0708% 0.17
EURO33,6790% -0.05
STERLIN39,4560% 0.03
FRANG35,2677% 0.06
ALTIN2.032,57% 0,77
BITCOIN1.601.979-0.53

“BASKETBOL HAYATTIR, BASKETBOLDAN VAZGEÇMEYİN”

Yayınlanma Tarihi :
“BASKETBOL HAYATTIR, BASKETBOLDAN VAZGEÇMEYİN”

RÖPORTAJ: Çiğdem ÇİMEN

Sevgili Nejat Sayman, ülkemizin yetiştirdiği önemli basketbol adamlarından birisidir.  Kendisi, uzun yıllardır antrenör ve yorumcu olarak yer aldığı basketbol camiasına büyük katkı sunmuştur. Bugün de basketbola değer katan görüş ve düşüncelerine önem verilen Sayman, sadece basketbol değil spor ve basın dünyasında da sevilen ve sayılan bir kişiliktir. Kendisine ne mutlu ki, birçok önemli başarıda imzası olduğu gibi basketbol tarihinde yerini alan birçok önemli gelişmeye de tanıktır.

Büyük bir keyif ve ilgiyle yıllardır ekranlardan izlediğim, yazılarını da aynı hislerle okuduğum pek kıymetli Nejat bey, çok sağolsun onca yoğunluğunun arasında zamanını ayırdı. Röportaj isteğimi, en mütevazı ve samimi haliyle kabul etti. Böylelikle, kendisiyle basketbol dolu harika bir sohbet gerçekleştirdik. Bir basketbol sevdalısı olarak, kendisinin saatlerce konuşmasını diledim. Sanırım, ülke basketbolunun o başarılı yıllarını özlediğim ve yeniden güzel bir konuma gelmemizi istediğim için böyle bir düşünce oluştu.

Sevgili okurlarım; saygıdeğer Nejat beye, kendisiyle basketbola dair bir söyleşi yapabilme gibi böylesine harika bir fırsatı bana sunduğu için sizlerin huzurunda sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Basketbol, spor ve yaşam adına iyi ki varsınız Sayın Sayman… Size ve değerli ailenize ömür boyu mutluluklar diliyorum. Yeni yılınızı da bütün iyi dileklerime kutluyorum.

Ve artık, sizleri sevgili Nejat Sayman’ın kariyerini, majesteleri Michael Jordan‘lı NBA yıllarını, Türk basketbolunun dününü bugünü, Orhun Ene ve Levent Topsakal gibi her dönem değerli olan yıldızlarımızı, Avrupa basketbolunu, büyük taraftarının asla yalnız bırakmadığı Karşıyaka’yı ve basketbola dair daha nice konuya değindiğimiz röportajımız ile baş başa bırakıyorum. Çok daha doğrusu, Sayman yorumu farkıyla basketbol dünyasına uzandığımız hep uzatmaya gittiğimiz bir maç bu. Keyifli okumalar…

Nejat Sayman, kimdir? Sizi, tanıyabilir miyiz?

Nejat Sayman; 1962 doğumlu, İstanbul’da yaşayan, evli ve bir kızı olan, hayatı hep sporla geçmiş biridir. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. Aynı zamanda gurur duyduğum, Haydarpaşa Lisesi mezunuyum.

Bunların dışında Nejat Sayman, çok çalışan biridir. Aşırı çalışan biridir hatta. Biraz da hiperaktif olduğum söylenebilir. Bundan kaynaklı tabi çalışma merakı da.

Neden, basketbol hayattır?

Basketbol hayattır. Çünkü herkesin hayatta çok mutlu olduğu, sabırsızlıkla beklediği zevkleri vardır. Basketbol, bunlardan bir tanesidir. Akşam olsa da Euroleague’deki maçları seyretsek diye bütün gün bekleriz. Burada da oynanan oyundan, atmosferden ve basketbolun güzelliğinden çok keyif aldığımız için basketbolun bir hayat olduğunu, bizim yaşamımızda çok önemli bir yer tutan, bazen üzen bazen de çok mutlu ve heyecan veren bir spor olduğu için basketbol hayattır.

Profesyonel basketbol kariyerinizi kilometre taşlarıyla anlatabilir misiniz?

Profesyonel oyunculuk hayatımı çok erken bitirdim. Yirmi dört yaşındayken basketbol hayatıma oyuncu olarak noktalama ve antrenörlüğe dönme kararı aldım.

Halil Üner, o zaman antrenörümdü. Ve 2. Lig’de İstanbul TED takımında oynuyordum. Antrenmanlara çok gidemiyordum. Çünkü Suadiye’de video kulübüm vardı. O zamanlar, 80’li yıllarda çok revaçtaydı, video kulübü. 2 yıl işlettiğim video kulübüme vakit ayırdığım için bazen antrenmanlara gidemiyordum.

En sonunda Halil Üner, kızdı. “Senin basketbolcu filan olacağın yok, gel seni antrenör yapayım.’’ dedi.

Hiç tereddüt etmeden bunu onayladım. Halil abiyle o sene 2. Lig’ de Paşabahçe’nin yardımcı antrenörü olarak göreve başladım. Altyapıda yıldız genç takım antrenör olarak çalıştım. Sonra altyapı sorumlusu oldum.

Bunların sonrasında da antrenörlük yaşantım çok üzün sürdü. Bu arada antrenörlük hayatım devam ederken 2000 yılında, TV 8’den yorumculuk teklifi aldım. Başladıktan sonra program çok tuttu. Program cumartesi günleri saat on birde oluyordu. Programın izleyici kitlesi çoktu.

Diğer ünlü isimler gibi, o zaman Hidayet Türkoğlu da NBA’e gittiğinde programa katılmıştı. Programa hep güncel ve iyi isimler geldi. Hep derin ve dürüst tartışmalar yapmaya çalıştık.

Ondan sonra çeşitli kanallarda çok uzun seneler yorumculuk yaptım. Özellikle Euroleague maçları için gitmediğim ülke kalmadı. Bir ara iki gün üst üste farklı ülkelerde olma mecburiyetim oldu. Bir takımın maçı bittikten sonra, öbür takımın maçına geçiyorduk. Böyle enteresan şeyler de oldu.

Ama sonuçta çok keyifli bir uğraştı. Basketbol yorumculuğundan çok keyif alan biriyim.

Basketbol yorumcusu olarak ekranlarda ve basında yer alan önemli bir isimsiniz. İşin bu kısmı ülkemizde nasıl gidiyor?

Şuan da birçok kanal var. Birçok yayın ve program var. Herkes kendi bakış açısından basketbolu yorumlamaya çalışıyor. Basketbolun gündemde kalması, bu tür programlarla, naklen yayınlarla ancak olabilir.

Şu anda bu açıdan basketbolun ilginin iyi seviyede olduğunu, herkesin kendi özel görüşlerini yansıttığını düşünüyorum. Farklı farklı görüşlerin ortaya çıkması, her zaman iyidir. Öyle düşünüyorum. Çünkü herkes aynı şeyi düşünse tek tip kıyafet, tek tip araba, tek tip yemek ne bileyim tek tip bir sürü şey olurdu. O yüzden farklı düşünceler, tartışmalar tabi bunlar etik tartışmalar, bence çok keyifli diye düşünüyorum.

Basketbolun gerçekleri yazılıp anlatılıyor mu?

Herkesin kendi bakış açısı var. Gerçekler bölümü, biraz enteresan bir bölüm. Yani basketboldaki taktiksel yön başkadır. Ama basketbolun içinde olan başka büyük sorunlar vardır. Mesela, onlar yazılıp anlatılıyor mu? tabii, hayır. Bazı şeyler, aysbergin  alt tarafı olarak durur. Değişmez de. O yüzden genel olarak taktiksel bölümü, konuşuluyor, tartışılıyor. Ama aysbergin altında da tabii konuşulmayan, yazılmayan bölümler var.

Günümüzde hangi mecralarda yazılarınız ile yer almaktasınız?

Kendime ait,  ‘’saymanınyorumu.com’’ adında bir web sitem var.

Daha önce de ben, on iki gibi uzun süre aktif olan yani 2000-2012 yılları arasında ‘’megabasket.net’’ adında bir sitem vardı. Çok önemli bir site ve basketbola çok şey kattığını düşünüyorum. Çünkü oldukça donanımlı bir siteydi. Bugün, birçok sitede olmayan ekran boyunda maçlara ait resimler yer alıyordu. Bütün istatistikleri ortaya koyardım. Bu bahsettiğim 2000’lerin başındaki teknoloji. Bundan bahsediyorum. Şimdi, her şeye her zaman ulaşabiliyorsunuz. Ama o zaman öyle değildi. Çok uğraş veriyorduk.

Onun dışında da Fotospor’da köşe yazarıyım.

Antrenör olarak görev aldığınız yıllardan bugüne basketbolun gidişatını nasıl görmektesiniz?

Benim görev aldığım yıllardan bugüne kadar basketbolda, tabii çok farklılıklar, değişiklikler oldu. 80’li yılların basketbolu, daha başkaydı. Temposu daha düşüktü. Daha yetenekli oyuncular vardı. Antrenörler, özellikle otuz saniye oyun süresi olduğu dönemde top oyun kurucunun elinde fazla kalırdı. Ama set başladıktan sonra çok akıcı setler olurdu. Her oyuncuya hazırlanmış bir pozisyon olurdu. O yıllardan, özellikle 90’lardan çok keyif alan biriyim.

Fakat son yıllarda NBA’de oynanan oyunda basketbolda bir mutasyona uğradı. NBA açısından, eski yıllardaki Michael Jordan’ların oynadığı dönemlerdeki oynadığı basketbol, çok daha kaliteliydi. Böyle olduğunu düşünüyorum. Gerçekten savunmaların yapıldığı, bir top için, atabilmek için herkesin çok büyük uğraşlar verdiği dönemlerdi.

Şimdi, NBA maçına bakıyorsunuz ki ben bakıp kapatıyorum. Hiç alakam olmaz NBA ile. Orta sahayı oyun kurucu geçiyor. Ya kendi atıyor. Ya biriyle ikili oyun oynadıktan sonra pozisyon üçüncüye dönmeden zaten top potaya atılıyor. Yani, bir ya da iki kişi topla oynuyor. Onlar topu kullanıyor. Geri kalan üç kişi de pozisyonu seyrediyor durumu var. Savunmalar, benim gördüğüm kadarıyla son derece yalandan. Herkes istediği yere, istediği pası verebiliyor. Hiçbir engel yok. İsteyen çembere gidiyor. İsteyen pota dibinde üç tane pas yapıyor.

Böyle bir basketbol modeli, ne yazık ki Avrupa’ya da gelmiş durumda. Avrupa’da da şimdi, Mike James olmak üzere orta sahayı geçip birinci topta atan bir sürü oyun kurucu var.

Ben, bunlardan çok keyif alan biri değilim. Dediğim gibi, çok fazla setin opsiyonlarının olduğu, setlerde herkesin eline top değdiği ve adilane bir düzenin olduğu o tip basketboldan keyif alıyorum.

Birçok takımda daha bir iki kişi topu atıyor. 3 kişi de  o pozisyonu seyrediyor. O tip basketbol oynayan takımlardan ve o tip basketbol modelinden hoşlanmıyorum.

Türk basketbolu, milli takımın özdeşleştiği 12 Dev Adam markasıyla büyük başarılar elde ettiği günleri mumla arıyor. Size göre, daha sonra neler doğru yapılmadı? Milli takımın, yeniden ayağa kalkması adına yapılması gerekenler nedir?

Türk basketbolu, milli takımın özdeşleştiği ‘’12 Dev Adam’’ markasıyla büyük başarılar elde etti. Doğru. Bu başarılar, tesadüf değildi.

92 yılında, Türkiye Basketbol Federasyonu seçimlerinden sonra Turgay Demirel işin başına geldiğinde önemli bir planı ve programı vardı. Bu, 2001 Avrupa Şampiyonası’na kadar uygulanan bir program oldu. Gerçekten çok oyuncu yetişti. Ben de o zamanlar Efes Pilsen ve Ülker takımlarının antrenörlüğünü yaptım. Benim de milli takımda, 12 Dev Adam takımında ve yıldız milli takımında oyuncularım vardı.

O dönemlerde gerçekten çok oyuncu yetişti. Ama çok elit antrenörler vardı. Biz sahaya çıktığımız zaman, bir yıldız takımı maçında bile karşımızda o elit isimleri görmekten keyif alırdık. Çünkü karşınızda iyi bir antrenör varsa, kendinizi geliştirme şansınız vardır. Karşı takım sizi zorluyordur. Orada rakip takımın antrenöründen öğrenebileceğiniz bir sürü şeyler olurdu.

O yüzden, bugünkü basketbola baktığım zaman, Türkiye adına biraz daha geriye gittiğini görüyorum. Yetişen oyuncu sayısı çok azaldı. Nitelikli oyuncu, yani bir sürü şeyi sahada yapabilecek oyuncudan daha çok bir şeyi en iyi şekilde yapmaya çalışan oyuncular olduğunu görüyorum. Fakat, bunları topladığımız zaman hem Türkiye Ligi’ne hem milli takımlara iyi bir yansıma olmuyor.

Milli takımın çektiği sıkıntılar, kulüplerde adam yani oyuncu yetişmemesinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Fakat milli takımın da Turgay Demirel dönemindeki gibi milli takımın, federasyonun bir şeyler organize edip destek olması lazım.

Şimdi ise ben bizim federasyonda böyle bir şey göremiyorum. Şuan çok rahat olduklarını görüyorum. Ama hepsi iyi çocuklar, kaliteli çocuklar, antrenörlük yaptığım isimler de var.

Bu süreci değerlendirirken Türkiye Basketbol Federasyonu hakkında ne yönde görüş belirtirsiniz?

Yöneticilik, bir başka boyuttur. Oyuncu olduktan sonra herkes bir yere yönleniyor. Ya antrenör oluyor ya da kulüplerde yönetici oluyor. Bazıları federasyon yönetiminde oluyor. Ama oyunculuktaki kariyer, ileriki yıllarda sizi bir yere kadar rozet olabiliyor. O rozeti taşıyabilmek için üretmeniz lazım.

Ama ben senelerde federasyonun bir şey ürettiğini görmedim. Federasyon, sadece yıkılıp yapılmaya çalışılan Abdi İpekçi Spor Salonu’nun olduğu yere yapılan tesisle ayakta kalmaya çalışıyor. ‘’Biz bunu yapıyoruz, bunu başkası yapmadı.’’ deniliyor.

Biz de bunu kabul ediyoruz. Alkışlıyoruz zaten. Öyle bir tesisin kazandırılması önemli bir gelişme. Ama federasyonlar, inşaatçı değildir. Basketbola ne kazandırdığınız önemlidir.

Tamam, salon çok güzel oldu. Daha çok faydalarını göreceğiz. Ama bugün hiç oyuncu yetişmiyorsa, az yetişiyorsa, a takımları Türk oyuncu olarak besleyemiyorsak, ülkedeki bazı şeylerden umudunu kesip basketbol adına söylüyorum bunu tabi, birçok oyuncu da NCAA ya da Avrupa ülkelerine gidiyorsa, o zaman bir yerlerde sorun vardır.

Bu sorunu, federasyonun masaya yatırıp kendisinin çözmesi lazım.  Zaten, yazılıp çizilenleri okumadıklarını da biliyorum. Dolayısıyla kendilerinin bir şeyler yapması gerekiyor. Spor salonunu tamamlayıp her şeyi mükemmel yapmış gibi addetmemeleri gerekir. Ben, öyle bakıyorum olaya.

Altyapı çalışmalarını değerlendirmenizi istesem neler söylersiniz?

Altyapıda bir takım çalışmalar var. Her kulüp kendi çapında çalışıyor. Ama o kadar çok spor okulu kulübü oldu ki… Şimdi, paralı spor okulları bir yere kadar bir şeyi kaliteli yapabiliyor. Normal spor kulübü gibi olması söz konusu bile değil. Çünkü para kazanılan bir yer orası. Yani, siz aidatını aylık ödeyip aylık gelen oyuncuyu kadroya almamaya, oynatmama gibi bir şeye hakkınız olmuyor. Böyle bir durum yaşansa ne oluyor, veliler çocuğunu alıyor başka yere vermeye çalışıyor. Siz, mecbur oluyorsunuz.  Bu diğer sporlarda da oluşan bir durum.

Federasyonların bunu biraz geri çekmesi lazım. Spor kulüpleri tamam. Kurulsun spor kulüpleri. Ama kurulan spor kulüplerinin denetimini yapmazsınız o zaman da ortaya bir şey çıkmıyor. Spor okulları, kendi aralarında lig kuruyorlar. O lig de oynuyorlar. İstanbul’da, özel, paralı ligler var. Acayip acayip şeyler oluyor. Ben, alt yapı çalışmalarının çok verimli olduğunu düşünmüyorum.

Belli kulüpler var bu işten hiç vaz geçmeyen. En başta buna örnek olarak Tofaş’ı söylemek istiyorum. Çok nitelikli oyuncular yetiştirmeye çalışan var hakikaten. Ama bir de baştan savma yapanlar var. Ondan dolayı da yukarısı da bunun sıkıntısını yaşıyor. Takımlara bir türlü nitelikli oyuncu gelmiyor. O zaman da ne oluyor beş yabancı oynamaya çalışıyor herkes.

Takımlar, sahaya çıktığı zaman antrenör olarak bir şey söylemiyorsunuz. Ama antrenörler de bir takım oyuncuları geliştirmek zorundadır. Kaç tanesi geliştirmeye çalışıyor? Tartışılır. İsim vermek istiyorum. Ama bunu yapmaya çalışanlar da var. Oyuncuyu geliştiren antrenörler de var. Ama hiçbir şeye, etliye sütlüye dokunmadan sadece maçı kazanmaya çalışan antrenörler de var. O yüzden böyle bir ayrım yapabiliyorum.

Avrupa ve dünya basketbolunu nasıl görmektesiniz? Sizce, basketbolda ekol olan ülkeler hangileridir? Oyuncu ve takım olarak kimler var? Onları, vaz geçilmez kılan nedir?

Avrupa ve dünya basketbolunu, ben şu ana kadar gördüğüm kadarıyla milli takımlar bazında iyi bir seviyede olduğunu söyleyebilirim. Çünkü ekol ülkeler. Avrupa’dan başlarsak, Sırbistan ve İtalya hatta Fransa bu işin asıl liderleri.

Mesela, Fransa NBA’e inanılmaz oyuncu veren bir ülke. Hatta sadece oraya çalışan bir ülke. Kendi takımlarının Avrupa’da şampiyionluklar filan kazanması onlar için ikinci üçüncü planda kalan bir durum.

Erman abi, Erman Kuter Cholet’i çalıştırdığı zaman benim televizyon programıma da gelmişti. Orada da anlatmıştı. Yani, Fransa’daki oyuncu yetiştirme ciddiyeti ve hevesi başka bir boyutta. Zaten, onlar çok fazla siyahi oyuncuya sahip oldukları için ve onların kas yapısı itibariyle çok daha avantajlılar. Çok fazla sıçrayan, çok koşan atlet oyunculara sahipler. Bunları geliştirip geliştirip NBA’e veriyorlar. Bu arada milli takım güçlenmiş oluyor.

Litvanya’dan tutun, Yunanistan’dan tutun hakikaten çok önemli ülkeler var basketbola büyük kazanım getiren. İyi bir seviyede olarak görüyorum.

Bizim de zaten geçmiş yıllarda da gelişmemizin ana nedenlerinden bir tanesi de Avrupa basketbolunun çok iyi olmasından kaynaklıydı. Ama biz dediğim gibi, biz daha çok üreten ve bunu A milli takım seviyesine taşıyıp Avrupa’da dereceler alan seviyede olmamız lazım. Getirdiğimiz yabancıların oynadığı oyunla bir derece almak, bize bir şey kazandırmıyor. Önemli olan milli takımlardır. Bir taraftan da Türk oyunculardır. Türk oyuncuyu geliştirirseniz, iyi bir milli takımı olur. Türk oyuncuları üzerine yatırım yapmazsınız, iyi bir milli takımınız olmaz. Çok basit bir kuraldır bu.

Mesela, Topic. Çok basit bir örnek verebiliyorum. Önceki akşam, Fenerbahçe’ye karşı ilk Euroleauge maçına çıktı. Sırbistan’da Mega takımında oynarken, birden bire sakatlıklardan kaynaklı Kızılyıldız O’nu geri çağırdı. O da geldi. Fenerbahçe maçına, ilk beş başlayıp bence çok iyi oyun oynadı. Hatasıza yakın bir oyun oynadı. Ve attığı paslar, çembere gidişleri filan… Hakikaten o çocuğun bir iki sene sonrasını hiç düşünemiyorum. Biraz fiziksel olarak geliştiği zaman,  çok çok rahat bir şekilde NBA’e gidecektir. Ricky Rubio, çelimsizdi. O da gitti. Orada fiziğini geliştirdi. Çok iyi bir oyuncu oldu NBA bazında. Topic, bu konuda önemli bir lider olacaktır diye düşünüyorum.

Mesala bir takım ülkenin ekolleri, hiçbir zaman geri adım atmıyor. Vaz geçilmez olan şeyleri var onların. Nedir? Çalışmak. İnanılmaz çalışıyorlar. Sırplara hayranımdır. İnanılmaz çalışan bir ülke. Oyuncu üzerinde inanılmaz yatırım yapıyorlar gerçekten. Çok emek veriyorlar. Çok önemli bir dostlukları var. Antrenörler, hepsi dost mudur? Hayır, değildir. Ama sahaya çıktığı zaman, çok elit bir şekilde birbirlerine çok saygılı olurlar. Hiçbir Sırp antrenörün, diğer Sırp antrenör ile ilgili bir şey söylediğini duymazsınız.

Hatta, bir şey ortaya çıksa, biri bir şey sorsa der ki; ‘’O, çok iyi bir antrenördür. Ülkenin en iyisidir. Benden de iyi bir antrenördür. Eğer siz bu iyi antrenörü transfer etmek istiyorsanız en iyi şeyi düşünüyorsunuz.’’

O açıdan, çok önemli bir kültüre sahiptir Sırplar. Benim için, Sırbistan sporda her zaman bir numaradır.

Karşıyaka, gerek takım olarak gerekse seyircisiyle Türk basketbolunun önemli kulüplerinden biri. Koç Ufuk Sarıca ile her dönem iddiasını gösteren bir karaktere sahip. Hem Türkiye ligindeki hem Basketbol Şampiyonlar Ligi’ndeki durumunu nasıl yorumlamaktasınız?

Karşıyaka, çok özel bir kulüptür. Bir kere, kemik bir seyircisi var. Birçok kulüpte olmayan şeyi başarmışlar. Çok büyük bir salon değil tabii, Karşıyaka Arena. Ama hep doludur. Hatta bu sene tam dolu olmadığı için Ufuk Sarıca’nın serzenişi vardı. ‘’Nerdesiniz?’’, ‘’Salon dolmadı.’’ gibi…

Biraz bilet fiyatları ve çok fazla maç olması etkiliyor. Karşıyaka’nın futbol takımı var. Voleybol kız takımı var. Seyirci, tabii para ödeyerek her maça gittiği zaman bütçesinde bir takım sıkıntılar olmaya başlıyor.

Ufuk Sarıca ve Karşıyaka markası, çok uyumlu bir marka oldu. Çok iyi bir birlikteliktir bu. Ufuk, çok iyi bir koçtur. Zaten, oyunculuğu muazzamdı. Çok iyi bir oyuncuydu. Beraber de üç sene Efes’te çalıştım. Daha önce de rakibimdi hep. Hep sahaya çıkarken, eyvah O’nu nasıl tutacağız, bununla gene uğraşacağız diye çıktığım oyunculardan bir tanesiydi.

Bence, çok iyi takımlar kurdu. Çok iyi işler yaptılar. Avrupa’da iki üç kere final oynadılar. Şampiyonluk gelmedi. Ama olsun. Karşıyaka, hep bir heyecan veren, seyircisini basketboldan uzaklaştırmayan, taraftarının hep kafasının basketbolda olmasını sağlayan bir kulüptür.

Ufuk Sarıca’yı da çok seviyorlar. Bence, Karşıyaka takımı, Ufuk Sarıca ve taraftar çok iyi bir üçlü oldu diye düşünüyorum. Çok da istikrarlı bir şekilde gidiyorlar. Aynı ekiple, ekibi hiç bozmadan antrenör kadrosu, yöneticisi hep aynı şekilde devam ediyorlar. Bunların hep bir istikrar olduğunu düşünüyorum.

Çok da karakterli bir kulüptür. Karşıyaka Arena’ya gidip maç seyretmek, çok çok önemlidir. Bazen gizlice gidip Ufuk’un da ve başka kimselerin de hiç haberi olmadan, tribünde tarafların arasında maçı seyredip geri döndüğüm zamanlar oldu. Çünkü oradan taraftarlar da çağırıyor beni genellikle. Öyle de olunca gitmeden önce, hemen bilet organizasyonunu yaptırtıyorum. Bileti aldırıyorum. Geldiğimiz de sıkıntı yaşamayalım diye arada böyle bir yaşam tipim var. Arada giderim. Orası inanılmaz bir mabettir.

Karşıyaka, şuanda Türkiye Ligi’nde iyi bir yerde. Hep, son yıllarda ilk dördün içinde olan bir takım.  Geçen sene sürpriz yaptı. Final oynadı. Ankara’da kazanma başarısı gösterip ligi lider bitiren Türk Telekom’u 3-1 gibi bir skorla geçti. Finalde, Fenerbahçe’yi eleyip finale moralle gelen ve çok iyi bir kadroya sahip olan Efes’e kaybetti.

Ama önemli olan, bir şeyleri başarabilmektir. Karşıyaka’yı biliyorsunuz ki bir şeyler yapacak. Karşıyaka, 8. Sıradan Plaf-Off’a girmez. Karşıyaka, ilk turda da elenmez. Onu da biliyorsunuz. Sonrası, biraz eşleşmelerle ilgili birazcık.

Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde de başarılı bir takım. Geçen sene, biraz sıkıntı yaşadı. Erken elendi. Bu sezon, gene umutluyuz tabiki.

Basketbola yeni başlamak isteyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Başarılı bir oyuncu ve antrenör olmanın sırrı nedir?

Bu işe, baş koymaları gerekiyor. Dersle, okulla ve basketbolu bir arada götürmeleri lazım. Bu çok kolay bir şey değil. Benim kızım da voleybolcu. Antrenmanlara ben getirip götürüyorum. Ebeveyn olarak, dolayısıyla işin zorluğunun bir bölümünü de ben yaşıyorum. Ama çok keyifli bir şeydir, insanın spor yapması. İnsanın hem akıl sağlığı ile ilgili. Hem de fiziksel sağlığıyla ilgili son derece değerlidir sporcu olmak ve elit spor yapmak. Bence, bu konuda spor salonları daha avantajlı diye düşünüyorum.

Basketbol, bir temaşa spordur aynı zamanda. Bunu böyle kabul etmek lazım. Oraya gelen insanlar hem eğlenirler hem sevinirler. Bazen üzülürler ama sporun içinde bunlar var. Her zaman kazanamıyorsunuz. Bazen üzülüyorsunuz. Ama bir maç sonra her şeyin daha iyi olacağını düşünerek hayata devam ediyorsunuz. O şekilde konsantre ediyorsunuz kendinizi. Bazen, her şey kötü gidiyor. Kötü gidince de geri adım atmamak lazım.

Oyuncuların yapması gereken şu; basketbolla ilgili çok çalışmaktır. Hakikaten bu şöyle bir çalışma; antrenmandaki bütün dakikaları, pozisyonları çok iyi uygulamaları gerekiyor. Birincisi bu. Yani, her şeyi iyi yaparsınız, gelişirsiniz.  Yarım yamalak, baştan savma yaparsanız gelişmezsiniz. Bir kere bunu bilmeleri gerekiyor.

İkincisi; okulla sporu aynı başarılı bir şekilde götürebilmeleri lazım. Çünkü basketbol oynayayım derken okulu geri plana atarsanız, bu sefer eğitim hayatında başarılı olamazsınız. Basketbol, okuyan oyuncuların çok fazla olduğu bir spordur. Çok iyi üniversitelerde okuyan oyuncuların olduğu bir spordur.

Eskiden daha fazlaydı kaliteli üniversite mezunları. 60’lı ve 70’li yıllar, hatta 80’li yıllarda bizim birçok milli basketbolcumuz inanılmaz üniversitelerden mezun oldu. Hepsinin yabancı dilleri çok iyi oldu. Şimdi, bu durum biraz geri gitmiş durumda. Bunu toparlamak lazım. Bunu da özellikle belirtmek istiyorum.

Önce oyuncu olmak lazıma antrenör olabilmek için. Çünkü hiç basketbol topunu eline hiç almamış, hiç soyunma odasına girmeyip onun havasını koklamamış bir insanın iyi bir antrenör olması çok kolay bir şey değil.  Televizyonda izlediğiniz set türlerini alıp da kendi takımınıza uygulamanız için bilgi sahibi olmanız lazım. Bir tecrübeniz olması lazım. Bu tip antrenörler var mı? Evet, var. Ama kolay olduğunu düşünmüyorum. O yüzden, mümkün olduğunca donanımlı hale gelmek çok önemli bir antrenör için. Yavaş yavaş gitmek lazım.

Hiç unutmuyorum. 2000 ya da 2001 yılında; Levent Topsakal İle Orhun Ene’yi programa davet etmiştim. O zaman, onlar basketbolu oynuyorlardı. Konu antrenörlüğe geldi.

Dedim ki: ‘’Siz, çok iyi basketbolcularsınız. Müthiş yıldız oyuncularsınız. Aynı zamanda milli takım oyuncususunuz. Ve basketbolu bıraktıktan sonra, A takım antrenörlüğünü düşünüyor musunuz?’’

İkisi de bana şunu söyledi:

“Biz, tabiiki düşünüyoruz. Ama biz alt yapı antrenörlüğü yapacağız. Alt yapı antrenörlüğünde kendimi geliştireceğiz. Kademe kademe gitmek istiyoruz. Biz, birden bire basketbolu bıraktıran sonra a takım koçluğu teklifi gelirse, böyle bir şeyi kabul etmeyiz. Hem milli takımlarda hem kulüp de önce altyapıda çalışacağız. Sonra, A takım işi kendimizi geliştirirsek olur.’’

Bu kadar da mütevazı davranmışlardı. Hakikaten, her ikisi de alt yapı antrenörlüğe uzun seneler verdiler. Çok da oyuncu geldi. Milli takımlarda da çok başarılı oldular.

Böyle önemli iki örneği de vermek istedim. Çünkü ne kadar büyük yıldız olursanız olun, çalışmadan, bir şeyler üretmeden hayatın devamı gelmiyor. Orhun da Levent de insani kalite olarak da oyuncu kalitesi olarak da başka bir sınıfta insanlardı. Onları da buradan anmış olalım.

Son sözleriniz olarak, okurlarımıza iletmek istediğiniz başka bir konu var mı?

Son söz olarak da okurlarımıza, basketboldan vaz geçmemelerini, sosyal medyada da basketbolu yaşatmalarını ama elit bir şekilde yaşatmaları gerektiğini söylemek isterim. Arada kavgalar görüyorum. Kötü sözleri, birbirine sarf edenleri görüyorum. Bu tip yanlışlara gitmeden, basketbolu yukarı çekecek şekilde, aşağı çekecek şekilde değil. Elit, güzel fikirlerini ortaya koyarak basketbolun gelişimini sağlamaları, bence son derece önemlidir.

Ben, taraftarlarla görüşmeye konuşmaya her zaman önem verdim. Arada bir bazen, sıkıntı yaratan diyaloglar olabiliyor. Onu da zaten bir iki gün sonra unutup gidiyoruz. Çünkü işin doğası böyledir. Yani, dediğim gibi herkes aynı şeyi düşünse tek tip kıyafet, tek tip araba, tep tip fabrika olurdu. Hep aynı yemekleri yerdik filan. Onun için demokrasi, güzel bir şeydir.

Ben, öncelikle röportaj için teşekkür ediyorum. Ve keyifli bir yıl diliyorum.

YORUM YAP