Yayınlanma Tarihi :

GEÇİP GİDERKEN

GEÇİP GİDERKEN

Kralın çıplaklığını

ekilmeyen toprak gördü

namlunun ucundaki kuşlar gördü

 

Montaj fabrikalarında

boşa dönen çarkları

diplomalı işsiz gördü

 

Yer utandı, gök utandı

sağır kulaklar duydu

kürsülerden yağan küfrü

 

Acı bir türküydü savaş

arda kalan felâketi

yoksul aileler gördü

 

Başlarını kuma gömen

sessiz, korkak gölgeler

inceliği anımsayıp, düşündü

 

“Kral Çıplak” dedi bir çocuk

birden bire güneş doğdu

karanlığı halk gördü

 

Su rengini yatağından alıyor

dili diline değiyor  yaralı kuşların

bir çocuğun gözlerine bakarken sına kendini

Bülent GÜLDAL 


Yaşarken ölümün, öldükten sonraysa hayatın olmadığını öğrendim. İçime sinmese de gülen, ağlayan, sevişen, üreyen dünyanın en güzel mahlûku insan, toprağın derinlerinde bir avuç gübreye dönüşüyor sonunda. Dirim için bir gerekirlilik ölüm. Kimi edimlerine başkaldırsak da kurallarını tıkır tıkır işletiyor hayat. Doğuruyor, besliyor, büyütüyor ve eksilen yanlarını çoğaltmak için, yeni doğumlara gebe kalmak için öldürüyor. Bir varmış bir yokmuş masalları kalıyor geriye. Ya da, ayrılık acısıyla kanayan yüreklerin avuntu adına yaptıkları tapınmalar.

Öğrenmelere bir ömrün yetmeyeceğini de öğrendim. İçine doğduğum dünyaya başkaldırmak kolay iş değildi. Anamın memelerini emerken kulaklarıma doluyordu dünyanın bütün hurafeleri. Beynimin her kıvrımı kuşatılıyordu. Dağı, taşı, börtüyü, böceği, yürekleri kirli üçkağıtçıları kutsal bilip bir gölge gibi yaşamam isteniyordu Düşlerimi, duygularımı besleyip ömrüme azık olacak olan kitapları başkaları belirliyor, okumamda ısrar ediyor dolayısıyla iyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarının bana göreliğini ben hiç bilmiyordum. Önerilen, daha doğrusu dayatılan kitapları okudukça içim karardı. Aydınlanıp, coşacağıma iyice içime kapandım; korktum. Öpüp başucuma koymam ve ilkelerinden saptığım an çarpılacağım öğütlenen kitabı okudum ilkin, Daha sonra onun ilk versiyonlarının içine daldım. İnsanı aradım her dehlizde. Atalarımın anlattıklarının aksine, insanın yaşama biçimini hatta dinleri bile kalıplandıranın dünyasal güçler olduğunu gördüm.Düzenin devamı adına birileri ilahi şemsiyelerinin altında krallar gibi yaşıyordu. Bugün insanlık 2024 yılını yaşarken iskeletlerden medet umanların çoğulluğu aklı başında olanı ürkütüyor. Özgür düşünceden korkulan ve kitapların yasaklandığı bir coğrafyada, bazı resmi kurumlarda verilen konferansların konusuna şöyle bir bakalım ve nasıl bir cangılın ortasında olduğumuza kendimiz karar verelim:

“Türkler İslam’dan önce bir hiç idiler. Fakat İslam’ı kabul ettikten sonra bir dünya yönetmeye başladılar. Bu altı yüz yıl sürdü. Eğer İslam’ı ihmal ederlerse yine bir hiç olurlar.”

Bir sosyoloji profesörü olan Pakistanlı İlyas Ba-Yunus’un, Pendik (İst.) Belediyesi’nin davetlisi olarak katıldığı toplantıda (2001) yaptığı bu konuşmanın içeriği eskilere özlemi dile getirerek sürüp gidiyor. Yeni doğan bebelere, yetişen genç kuşağa karanlık kumaşlardan giysiler biçiliyor. Ne kadar ayak diresek de izi bulaşıyor düşümüze, düşüncemize. Politik ve ekonomik gücün dilediğince biçimleniyor insan yaşamı. Sürünün sütünden, postundan, tüyünden, emeğinden vb. daha fazla yararlanmak adına binleri hatta milyonları bir an da ezip geçiyorlar.Yasaları yapıyorlar, yürütüyorlar ve yargılıyorlar. Bugün geldiğimiz susuz liman bu.

Ne yazıktır ki , halkın konuştuğu dili, yaşama biçimini ve onu yok varsaydıklarını açık açık söylüyor kimi şairlerimiz. Düşüncelerini besleyen kaynağın ve düş salıncaklarını hareket ettiren gücün ne olduğunuysa açıklamıyorlar. Sistemin dümen suyunda kulaç atarak, yazıp söylediklerini ‘dolar’ bazında pazarladıklarını anlatmıyorlar.

Denizin çağrısını duyan su dağları deler. Yatağı değiştirilse de, önüne setler çekilse de bulur yolunu, karışır o ummana. Bu macerada un ufak eder koca kayaları. Gerçeğin olanca yalınlığıyla kendini göstermesidir bu durum. Yedi yüz bin küsur kilometre karelik, üç yanı denizle çevrili, bağrından kaynaklar fışkıran bir coğrafyada, işsizlik, açlık ve eğitimsizlik kol gezerken yüreği sevgiyle atan şaire ne gökyüzü zevk verir ne de yeryüzü. Deniz soluklu şairlerimizden olan Enver Gökçe’nin 1947 yılında yazdığı şu dizeler, ağır aksak yürüyüşümüzü anlatmıyor mu size göre?

“Türkiye yaşanmaz oldu/ her gün bir başka zehir/ görmedik/bir bahçe, bir çiçek,bir şehir/ görmedik bir gülen/ hasılı bir ferah, bir rahat;uğruna çekilen/ derttir, mihnettir/ senden yana olduğumuz sebeptir/ kollektif hayat…Türkiye yaşanmaz oldu/ gel gör halimizi yaman/ haramiler, bezirganlar elinden / aman, el aman/ kesilmiş mümkünüm, çarem/ vay ne hal olmuş memleket/ vay ne hal olmuş vatan”

Bu yazıyı da , berceste mısraı arayanların çoğalmasını dileyerek bitirelim.

Kaynak : Bulent GULDAL

YORUM YAP