Yayınlanma Tarihi : Güncelleme Tarihi :

DÜŞÜNSEL EĞRİLER

DÜŞÜNSEL EĞRİLER

Güneş ve deniz mevsimi şimdi.Tenlerini bronzlaştırma telaşı içindekiler kıyılara akın ediyor. Kumun gevşeten sıcaklığı, güneşin ensede boza pişiren yangını, denizin serin sularında dalgalara karışıyor. Güneşin, denizin ve kumun içindeki insan gördüğünü, işittiğini algılayabildiği, yorumlayabildiği kadar yaşama katılıyor; konuşanı dinliyor ya da konuştuklarını dinletiyor. Bana sınırsızı ve sonsuzu anımsatan gökyüzünün derin maviliği, bir başkasının gözlerini, düşlerini rahatsız edebiliyor. Birinin dilinde zevkle söylenen bir türküyü dinlemek istemiyorum ben. Birilerinin hareketlerini onaylamasam da kumsalı, güneşi ve denizi onlarla paylaşmak zorunda olduğumu biliyorum. Adına hayat dediğimiz karmaşık nakışı hep beraber örüyoruz. Benim ters attığım ilmeği diğeri düz atıyor. Ben bir gül deseni çiziyorum yürüdüğüm yollara, diğeri yangın alevi. Bugünün doğru bilineninin yanlış olacağına inanırım ben. Diğeri, önüne sunulanın odağında ömrünü tüketir. İşin içine saygının gireceği an’dır bu; aşiyanına göz dikmediği sürece bülbülün kargayla kavga etmeye hakkı yoktur.

Güneş ve deniz mevsimi aklımdan hiç çıkmayan 2 Temmuz 1993 günü, Madımak Oteli’inde yaşananları anımsatıyor.Yakılarak öldürülen şair, yazar, eleştirmen, karikatürist ve öğrenci canları acıyla anımsıyorum; Asım Bezirci’yi Edirne’de bir etkinlikte tanımıştım. Siyah ve kalın çerçeveli gözlüğünün ardında gülücükler içindeydi gözleri. İnsanın saygın bir varlık olduğunu, özgür düşünceye giden yolları anlatırken sıcacıktı bakışları. Altmış altı yaşındaydı ve yaşamı anlatan altmış sekiz kitap yazmıştı. Şair Behçet Aysan’la Ankara’da bir birahanede tanışmıştım; güleç yüzünden dizeler akıyordu. Doktorluğundan önce geliyordu şairliği. Karikatürist Asaf Koçak çizgileriyle çoğaltıyordu hayatı. Gözüne ilişen eğrileri, genel doğruya davet ediyordu çaktırmadan. Metin Altıok, Hasret Gültekin, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen ve bir çok güzel insan, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için gittikleri Sıvas’ta yakılarak öldürüldüler. Menekşe ve Koray Kaya, abla kardeştiler. Biri on altı, diğeriyse on iki yaşındaydı. Ortasında kaldıkları aleve benzin döktü birileri. Bu çocukları da yakarak öldürdüler.

Özgür düşüncenin yaratacağı yeni bir  düzenden korkanların, sultalarını ellerinden yitirme telaşıyla yarattıkları vahşete tarihin her döneminde rastlıyoruz. Pekiştirilmeye uğraşılan sömürü düzeninde, egemen gücün sunduklarına aykırı düşünemezsiniz. Muhalif kimliğinizle ortaya çıktığızda alnınıza yapıştırılacak yaftalar ve sizi bekleyen mahkemeler, hapisaneler hazırdır. Ama düşüncenin sınır tanımayan devinimi tüm densizlikleri ve dengesizlikleri alt üst eder. Zamanın akışı içinde öyle bir an gelir ki hiç yıkılmayacak sanılan kaleler bile un ufak oluverir. Egemen gücün dayatması ve özgürlüğü arayan insanın trajik öyküleriyle doludur tarih. Bunlardan birini, bin üç yüz yıl önce yaşanmış bir olayı  bakın nasıl betimliyor tarihçi El Belâzurî:

 “İrminiyye’ye vali olarak tayin edilen Muhammed bin Mervan isyancılarla savaştı, onları öldürdü.Geriye kalanlara iyi şeyler sunacağını vaadetti. Kendilerini Hılat’taki kiliselerde topladı; üzerlerine kapıları kapattırdı ve bu kapılara adamlar koydu ve onları yaktırdı.” Fütûhu’l-Buldân,sf.294-

Her ne adına olursa olsun toprakları işgal edilen, yaşama biçimleri zorla değiştirilmek istenen, yerleşik inançlarına saldırılan insan isyan eder. Hazar Denizi cıvarında yaşayan İrminiyye Halkı’da doğal olarak asiliğe soyunmuştur baskılar karşısında. Egemen güç öldürmekle yetinmeyip, kutsal varsayılan kiliselerde yakmıştır halkı. Binlerce yıl sonra da anılacak olan bir vahşeti kazımıştır tarihin duvarlarına. Aradan geçen yüzlerce yıla rağmen durağan düşüncenin benzer bir vahşeti Sıvas’ın Madımak Oteli’nde yarattığına tanık oluyoruz. Namlunun ucunda görünen keklik için bir an  olsun içi titrer avcının, insanları yakanlar nasıl birer avcı acaba?

Bugünün doğrularını bin yıl sonra uygulamanın olası olmadığını biliyoruz. Bin yıl öncenin kavram, kural ve inançlarını bugüne aynıyla giydirmeye uğraşanların telaşını anlamakta zorlanıyoruz.Yaşama biçimini, düşüncesini geçmiş yüz yılların biçim ve düşüncesiyle örtüştürme gayretindekilerin, kendinden olmayanlarla kavgalarının yakın tanığıyız ne yazık ki. Kur’andan sonra en doğru kitap olarak kabul gören Buhârî’nin El Cami  üs Sahîh isimli eseri kavgalara dair bakın ne diyor:

“Ahir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt, aklını kötüye kullanan bir zümre yetişecektir. Onlar, iyiler gibi peygamberin tebligatından âyet ve hadisten bahsedeceklerdir. Fakat onlar, tıpkı okun hedefi delip geçtiği gibi İslam’dan çıkıvereceklerdir. İmanları boğazlarından ileri geçmez. Siz onlara nerede rastgelirseniz hemen öldürünüz. Zira bunları öldürene kıyamet gününde sevap vardır.”-Tecridi Sarih:1472-

Yetişme çağından itibaren böylesine öğretilerle eğitilen gencin düşlerinde ve düşüncelerinde bir başka dünyaya rastlamak olası mı? Egemen güç, sultasının devamı uğruna binlerin, on binlerin öldürülmesine göz yumuyor. Doğayı ve düşünceyi sorgulayanların uzayda koloniler kurduğu bir zaman diliminde, hemcinsimizin azımsanmayacak bir kısmı geleneğin inanç gömleğine bürünmekte ayak diriyor.

Hızını ve ateşini geleneğin pompaladığı galeyanlarda akıl aramak safdillik olur. Aynı saldırgan tavrı Madımak’ta görüyoruz. İnancından dolayı Hılat Kalesi’nde yakılanların üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen durağan düşüncenin ya da düşünsel eğrilerin açmazındaki insanın her an patlamaya hazır bir bomba olduğu gerçeğiyle buluşuyoruz.

İnsan kendisi olarak yaşamak istiyorsa aklını kullanmak zorundadır.Yazılı kaynaklar ne olup olmadığımızı söylüyor bize. Dokuzuncu yüz yılın Cüneyd-i Bağdadi’sinden öğreneceklerimiz olabilir.Ya da on üçüncü yüz yılın Muhyiddin-i Arabi’sinin birkaç satırı duygularımızda depremler yaratabilir. Gazali’den, Geylani’den, Câmi’den içinde yaşadıkları zaman diliminin bilgilerini öğrenebiliriz ancak. Ama bugün o bilgileri hayatın odağı belleyip yaşantımızı onun yörüngesine oturtamayız. Özgür düşüncenin insanı sürüklediği kıyılar böyle bir geri dönüşe izin vermez.Geçmişe saygı duyulacaksa, o yılların canlı güçlerinin tesbit edilerek geleceğe taşınması amaç olmalıdır.

Yirminci yüz yıldan hemen önce uzay ve zaman birer mutlak değerdiler insanın zihninde. Bilimin aydınlatmasıyla bunların görece değerler olduğu anlaşıldı ve kabul edildi şimdilik. Kavramları sorgulayan insanın, sorularına  yeni yanıtlar bulacağına inanıyoruz. İçinde sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü barındıran düşünce, insandan ve doğadan yanadır. Formüllerle, doktrinlerle köle yetiştirmez. Aynı havayı soluyan, aynı toprağı işleyen, aynı tarihi paylaşan toplumu birbirine kırdırmaz. Hayatın evrimine asla karşı durulamayacağının bir gerçeklik olduğu insanlık tarihinin satır aralarında ayan beyan anlatılıyor. Durum böyleyken durağan düşünce  zamana koşut önemini yitirecektir mutlaka. Biz nasıl geçmişte yaşanan dramları içimiz acıyarak okuyorsak geleceğin insanı da bizim dramlarımızı kimi zaman gülümseyerek, kimi zamansa acı duyarak okuyacaktır.

Tüm olumsuzluklara rağmen hayat kendi şiirini yine kendisi yazıyor. O büyük bilge elenmesi gerekenin kim ve ne olduğunu biliyor.

 

Kaynak : Bulent GULDAL

YORUM YAP