Yayınlanma Tarihi :

CANGILA DÖNÜŞEN DÜNYA

CANGILA DÖNÜŞEN DÜNYA

“Ormanlık tepeleri, tarlaları ve küçük köyleri ateşe vermek zorundaydık. O kadar eğlenceli bir işti ki. Hayvanları düşünüyordum; yarabbi, nasıl da kaçışıyorlardı. Son derece zevkli bir şeydi bu; yüksek ağaçlarla çevrili büyücek bir köye bombayı isabet ettirmek kolay iş değildi. İçerdeki hırpaniler kendilerini dışarı atıp deliler gibi kaçışıyorlardı.”

                                         -Bruno Mussoloni-

 

İtalya’nın Habeşistan’ı işgali sırasında Bruno Mussoloni isimli bir havacı, yerli insanları öldürürken  aldığı zevki böyle anlatıyor. Verili kalıplarla yaşamı yorumlamaya kalkışanların da bu havacıdan farkı yok bana göre. İnanç ve sömürü, gelenek ve siyaset dörtgeni içerisinde yazıp söylediklerini biricik gerçekmiş gibi kalabalığa dayatmaları bir cinayet tablosuyla buluşturuyor bizi.

Egemen kalmakta kararlı olan bir yapı kendisinin olmayan düşünceden nefret eder. Otorite, bağnazlığı ve durağanlığı silah olarak kullandıkça, düşünce özgürlüğünü ve yargılama yeteneğini elde eden veya etmek isteyen insandan korkar. İçinde geçmişi, anı ve geleceği barındıran edebiyatın, bilginin ve benzeri olguların egemen güç tarafından teşvik edilmemesi hatta gerçeğin çarpıtılarak sunulmasıdır bu durum.

Düşünceleri, duyguları incelten, güzelin ve çirkinin ayrımına varmamızı sağlayan, yaşamımızı zevkli kılan özellikleri gözardı edilemeyeceğine göre, nitelikli edebi ürünlerin, diyelim ki şiirin yararından söz edilmesinde bir sakınca olmasa gerek. Şiir bilgi vermez, belki sızdırır. Ama şairin yaşanmış zamanların ve bugünün tarihini, coğrafyasını, bilimini bilmesi bir zorunluluktur. Anlamak, yorumlamak ve bilmek dili kullanmanın temel öğeleridir. Doğada bir türev olduğunu ayrımsayan ve ürünlerine bu gerçeği yansıtan şair, cinayetlerin alkışlandığı devirleri görmekten usanan, dürüst düşüncelere susayan insan tarafından baş tacı edilmeye hazırdır. Bağnazlığa, durağanlığa olabildiğince prim verenlerin söyledikleri, yazdıkları, güzel adına şaheser ilan ettikleri kısa zamanda bozulacak bir oyundur. Uzayda cirit atmaya başlayan insanın ne ruhlara, ne cinlere, ne de hurafelere gereksinmesi vardır çünkü.

Bütün mevsimlerine güz sızan ömürlerimizi tüketiyoruz. Bahçıvan toprağı eşelemeye üşense de özü gereği patlamalarını unutmuyor tohum. Kımıltılar içinde çoğalıyor yaşam. Bu vitrinin içinde renksiz, kokusuz, kendi yarattığına tapınan bir varlık olarak kalmakta ısrar ediyor kimileri. Ahh, kendisine öğretilenlerin durağanlığa koşullandırıldığını bir anlayabilse…Konusunu insanın yapıp etmesinde bulan ve yeniden yaratan şairin düş çevrenine biraz da bu hüzün yansımalı. Kalabalığı elinden tutup, ışık merdivenlerine sürükleyecek biricik güç olarak görüyorum ben şiiri. Bir araçtan söz etmiyorum; cangıla dönüşen bir dünyada şairin kimliğine yüklediğim bir amaç bu durum.

Bilimin sürekli araştırdığı, bir gün mutlaka aydınlatacağı karanlıklar diyarından geliyoruz. İlk canlının nasıl oluştuğu sorusu, Adem’le Havva masalı bir kenara itilerek yanıtlanabiliyor bugün. Milyonlarca yıl öncenin izi sürülüp, biyolojik evrimin safhaları gözümüzün önüne seriliyor.

Baş döndürücü değişimlerin peşisıra akıyor dirim. Dirimin süreğenliği adına da karşımıza çıkıyor ölüm. Sınırı ve sonu henüz belirlenemeyen evrenin bir yerinde yorulmaksızın dönen bir mevleviye benziyor dünya. Beş kıtanın üzerinde yaşayan milyarlarca insanın dörtte üçü adam gibi yaşama kavgası veriyor.

Sorgulama yetenekleri köreltilenlerin eleştirel düşünceden de haberleri olmayacaktır. En kıymetli varlığın insan olduğuna dair nutuk çekenlerin, onlarca yıldır süregelen uygulamalarında bu gerçeğin izlerini görmek olası değil. Gözlerinden zekâ fışkıran çocuklar ilkokula başladıkları andan itibaren sistemin aklı dumura uğratan kazanlarında dönüşüme tabii tutuluyorlar sanki. Dayatılan eğitim ve öğretim birer deneğe dönüştürüyor insan yavrusunu. Her iktidarla değiştirilen yapı, kuşaklar arası yabancılaşmayı öylesine hızlandırıyor ki, içinde yüzlerce, belki de binlerce yılı barındıran homojen yapı kısa sürede tarumar ediliyor. Birbirine yabancı kuşakların çok kısa sürede belirmesi birilerinin yönetimini kolaylaştırıyor.

 

Kımıltılar içinde kendini temizlemesini bilen hayat safrayı barındırmaz sinesinde. Tarihe dönüp baktığımızda bu gerçek çıkar karşımıza. Bütün safsatalar için geçerlidir bu gerçek. Bir yanımızla içinden geldiğimiz Osmanlı’nın son dönem sultanlarından olan İbrahim’le, sadrazamı arasında geçen şu konuşmaya baktığımızda da sözkonusu gerçekle buluşuruz:

 

 “-Mehmet, senden önceki sadrazamlar bana itiraz ederler, bu iş namakuldur, derlerdi. Senden hiç böyle itiraz işitmedim . Sebebi nedir?”

 

 “-Siz yeryüzünün halifesisiniz. Zullullahsınız. Kalbinize gelen her şey ilhamı rabbanidir. Kavlen ve fiilen sizden hata sadır olmaz ki, itiraz edeyim. Görünürde namakul gibi hissedilen bazı durumlar olsa bile onun altında hikmetler vardır ve bizce malum değildirler. Onun için redde cüret edemem.”

Şu küçücük söylemde insanın tanrılaştırıldığı görülüyor. Bu tablo günümüze giydirilmeye uğraşılıyor. Bu kulvarda katedilen yolu gördükçe, gelecek kuşaklar adına endişe duyuyoruz. Sözü tüketmeye çalışanlar kör itaat derslerine alıştırıyorlar insanı.

 

Kaynak : Bulent GULDAL

YORUM YAP