Yayınlanma Tarihi :

ATATÜRK, MASON LOCALARININ KAPATILMASI VE ÖLÜM…

ATATÜRK, MASON LOCALARININ KAPATILMASI VE ÖLÜM…

Atatürk Masonluğun ne olduğunu çok iyi biliyordu!
Nizip bozgununu fırsat bilen Mustafa Reşit haininin Osmanlı ekonomisini 1939 Tanzimat Fermanı ile nasıl ipotek ettiğini, Paris antlaşmasıyla Avrupalı sayılmanın bedeli olarak ilan edilen 1856 Islahat Fermanı ile nasıl gayrimüslim hegemonyası yarattığını, Katil Hüseyin Avni Paşa’nın 1875’te İngiltere’ye gidip talimat aldıktan sonra Kayserili Ahmet ve Mithat Paşaların desteği ile Abdülaziz’i nasıl şehit ettiğini,
Rum Scalieri namussuzunun Türk ekmeği yiyip, sonra Bizans devleti kurmaya çalıştığını…
Biliyordu!..
Hem de çok iyi biliyordu!
Atatürk masonları iyi tanıyordu!
Ayrıca kendisi hariç bütün arkadaşları mason olduğu için,

-Selânik’teki Yahudi evlerinde ülke aleyhine süren ihtilal toplantılarını,

-İttihatçıların yabancı oyununa gelip ülkeyi nasıl 1.Cihan Savaşı’na soktuklarını,

-Mustafa Suphi olayını,

-Çerkez Ethem’in isyanını,

-İzmir Suikastını,

-Hilafetin kaldırılmasının İngilizlerin işine yarayışını bizzat yaşamıştı.

İş bununla da bitmemişti… Atatürk’ün nasıl çetin bir ceviz olduğunu sezen batılı ülkeler, kendisine de çengel atmış, 1908’de gerçekleştiremediklerini 1925 yılında sağlamak istemişlerdi.

İngiltere’deki İskoç büyük locası, Atatürk’e “zahmetsiz yol”dan 33. Derece masonluk ve “rit hakimliği” ünvanı verilmesini kararlaştırmış, bu karar Türkiye Masonları Yüksek Şurası’na dikte edilmişti!..

Şura’nın dileği de Dr. Fikret ve Mehmet Cemal Uybadın beyler tarafından Atatürk’e iletilmişti.

Atatürk’ün cevabı kısa ve kesin olmuştu:

-” Böyle bir teklifi duymamış olayım!…”

Halkevlerinde yapılan masonik çalışmalar ve bu arada geliyorum diyen İkinci Dünya Savaşı tehlikesi Atatürk’ü bir tedbir almaya ve mason derneklerini kapatmaya zorlamıştı. Batı devletleri ve mason örgütleriyle sürtüşmenin bir anlamı yoktu.İstanbul Emlak Bankası direktörü Muhittin Osman Omay’dan mason derneklerini kapatması “lisan-i münasiple” istendi.
1935 yılında(10 Ekim) Atatürk mason localarını kapattığında masonlar kendilerine ilginç bir teselli buldular. Ülkedeki en yüksek dereceli masonlardan biri olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya(Atatürk döneminin değişmez içişleri bakanı-İnönü’nün belalısı), mason localarının kapatılması kararını basına açıklarken Halkevleri’nin mason localarının işlevini yerine getirdiğini ve bu yüzden mason localarının kapatılmasında bir sakınca görmediklerini söylüyordu.

Daha sonra ki yıllarda Üstad-ı Azam Kemalettin Apak Türkiye’de Masonluk tarihi adlı kitabında Kaya’nın bu yaklaşımını şöyle anlatıyordu: “Bu 33 dereceli kardeşin toplantısında Şükrü Kaya birader, masonluğun istihdaf eylediği sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halkevleri ve Halk odaları tarafından yapılmakta bulunduğu göz önünde bulundurularak masonluğun artık faaliyetlerini tatil etmesi lazım geldiğine partice karar verilmiş olduğunu, hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda olduğunu bildirdi.”

Mason Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Köy Enstitüleri’ni masonik felsefeyi topluma empoze etme aracı olarak kullanmak istiyordu. Şükrü Kaya’ya göre masonluk ile Halkevleri aynı felsefenin temsilcileriydi. Hasan Ali Yücel yönetiminde kurulan Köy Enstitüleri de aynı Halkevleri gibi, masonik felsefeyi topluma aktarma amacına yönelikti. Bu felsefenin içeriği kısa sürede ortaya çıktı.

Localar kapatılsın dediğinde Atatürk’ü ikna etmek için cumhurbaşkanlığı konutuna çıkan Mason heyeti, Atatürk’ün büyük tepkisiyle karşılaştı. Dönemin Van Milletvekili İbrahim Arvasi anılarında bu gerçeği şu şekilde anlatıyor: “Masonların Büyük Üstadı Mim Kemal, Reisi Cumhur’a hitaben: ‘Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Maşrık-i Azam’ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız’ demiş.
Reisi Cumhur da; ‘peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve mektebinizin ismi nedir?’ diye sormuş.

Mason üstadı Mim Kemal ‘Biz Cenova’ya tabiyiz ve reisimiz Barca Mişon’dur’ diye yanıt verince küplere binen Mustafa Kemal Atatürk, ‘Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi. Ben sizin gibi bir çift Yahudi’ye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün locaları kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim Divan-ı Harb-ı Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan’diyerek masonları kovdu.

Sabah olmadan localar kapatılır ve kahvaltısını yaparken yüce önderin masasına konur,tüm kapatma belgeleri…

Mahmut Esat Bozkurt’a Masonları anlatan kitapları verdikten sonra meclis kürsüsünden bir konuşma yapmasını ister. Mahmut Esat bey şöyle konuşma yapmıştı: “Biz atalarımızın mensup olduğu tarikatları kapattık. Masonluk da kökü dışarıda, bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Onu da kapatmamız gerekir.”

Atatürk,yeni cumhuriyetin başına gelen her musibetin arkasında yabancıların eli olduğundan, bu elin ucunda da mason parmağı bulunduğundan elbette ki haberdardı. 1924’de Lozan’da Musul’u kaybetmemiz, Kürt isyanları gibi sıkıntılar, hep Türk devletinin ne yapacağını mason uşaklarından öğrenen yabancı devletlerin, duruma daha önceden hâkim olmasından kaynaklanmıştı.Türkiye çok sıkıntılı anlar yaşamıştı.

Atatürk biliyordu ki, iyi Mason, ancak “masonluğunu unutan” Masondur!…

Bu olayın amacı ve önemi, kendisi de bir Mason olan Yunus Nadi tarafından Cumhuriyet gazetesinde 14 Ekim günü şöyle dile getirilmişti:

-“Bu suretle İtalya, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi memleketimizde de mason teşkilatı külliyen ilga edilmiş oluyor…. Masonluk şimdiki halde İngiltere, Fransa, Belçika, Amerika, İsviçre gibi memleketlerde faaliyet halindedir…”

-“Bu teşkilatın kaldırılmasını icap ettiren sebep, CHP programında ‘kökü dışarıda teşekküllerin memleketimizde yer bulamayacağına’ dair olan hükümdür.”

Atatürk’ün bu önemli kararı uygularken dünya konjonktürünü göz önünde tuttuğunu, yani bazı ülkelerde yasaklanmasını fırsat bildiğini ve pek çok vatanperver masonun bu karara gönülden uyduğunu belirtmek gerekir…

Ne var ki bazıları, büyük ihtimalle dışardan aldıkları direktif ile, ve menfaat bağlarının kopmasının yarattığı tepkiyle, tıpkı katliamdan kaçan Templar şövalyeleri gibi, yeraltına inmişler ve melanetlerini orada sürdürmüşlerdir.

Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara’da Çankaya Köşkü’nde Doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben, ‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılaplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan sonra bu cemiyeti ölmüş biliniz.Ve bir daha diriltmeğe teşebbüs etmeyiniz’ demişti.

Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova da bir toplantı esnasında öğrenen Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas bu anı anılarında şöyle anlatır: ‘…. Kemal Atatürk tarafından kapatılarak faaliyetinin durdurulduğunu Moskova’da yoldaşlar arasında yapılan bir toplantıda işittiğim zaman beynimden okla vurulmuş gibi sersemledim. Heyecandan şaşırmış bir halde oradakilere şaşkınlık içinde haykırdım: ‘O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır! Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti feci şartlar altında ölümdür.’

Bunun üzerine Türkiye’nin ikinci mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin’e davet edilir. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de Kremlin bunu ‘ Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı’ itirazı ile Nalçacı’yı frenlemiştir.

Varnalı Bulgar Yahudi’si Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grazos ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyordu.

Banaroyas 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı gazeteci Apostolos Grazos da Halk cephesi gazetesinde 15 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getiriyordu; ‘Filistin Siyonist kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap ediyordu ki; doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarca çalıştılar.

1937yılı ortalarında ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’eilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi.

Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı….’

Atatürk’ün 1937 yılında rahatsızlıkları artmaya başlamıştı. Varnalı Yahudi Banaroyas Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılında indirdiklerini söylerken Aralık 1937 yılında Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Belger ilk teşhişi “karaciğer üçparmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koymuştu.

Ankara Türk doktorların yanında ısrarla bir yabancı doktorun bakmasını istiyordu… Vesonunda Celal Bayar (Başbakan) ve Şükrü Kaya (İçişleri Bakanı) Atatürk’ün iznini alarak Dr. Fissinger’i getirdiler…

Fransız uzman Atatürk’ü görür görmez siroz teşhisi koydu…

Çok detaya girmek istemiyorum. Bu çerçevede Viyana’dan Prof. Dr. Epinger, yine Almanya’dan Prof. Dr. Bergman tedavi için geldiler. Bu üç doktor farklı tedavi yöntemi uyguladılar…

Atatürk ölüyordu…

Zehirlendiğini anlamıştı…
Sevgi ve saygılarımla…

Kaynak : Vecdi YILMAZ

YORUM YAP