Yayınlanma Tarihi :

ANNE !”ÖLMEK İSTEMİYORUM…” VE ERKEKLER!

ANNE !”ÖLMEK İSTEMİYORUM…” VE ERKEKLER!

Devletimiz devlet gibi olmak zorundadır. Bu sabah sanırım yaşanmış… Boşanmışlar. Çocuklarının velayetini konuşmak için bir araya gelmişler. Çıkan tartışma ve çocuklarının gözü önünde çocuk ve annenin, “anne” ve “ölmek istemiyorum” bağırışıyla, annenin ölümü, babanın katil olup kaçışı ve çocuğun yaşadığı büyük dramı ülke olarak büyük bir ıstırap içinde izledik…
Devletimiz artık bu konular da çözüme dönük projeler üzerine odaklanmalı ve geleneksel baskı unsurları dışında kalan tüm bilimsel unsurlardan ve tıp biliminden azami ölçüde faydalanarak ayağı yere basan etkili çalışmalara hız vermelidir. Mahalle psikologları proje olarak gelmişti çok sevinmiştim, sanırsam tarikat baskısıyla sessizce kaldırıldı. Her mahalleye siyaset üstü, savcı gücünde bir psikolog atamalı. Bu işler ve diğer konular psikolog denetiminde olmalı..
Avrupa ya da ABD ya da bir başka kapitalist ülke de benzer konular ya da daha kötüleri sıklıkla oluyor. Biz de kadının özellikle siyasal din üzerinden şeytan demeye getirilen ve yine toplum ve ahlaki yapının kabul etmeyeceği birçok sapık lafların ulu orta kolayca söylenmesi ve bir yerlerden onay alıyormuş gücünü de sanki veriliyormuş havasıyla birleşince, toplum da buna karşı tepkisel anlamda sosyal duyarlılık çok üst seviyelere çıktı. Bu çok önemli bir kazanım oldu ve olabilecek birçok ölüm engellenmiş oldu. Aile kurumu, kadının konumu ve çocuk sorunları, sade ülkemizde değil dünyanın başlıca konusudur…
Geçtiğimiz yüzyıl içinde iki büyük savaş oldu. Savaş öncesi yıllar içinde kapitalizm evin içine dönük proje hazırlasın denildiğin de ev ne ekonomi üretiyor ki deyip es geçmişti. Savaş yıllarında fabrikalar kapanmasın diye kadınlar üretim sahasına sürüldü. Kadınlar o zor şartlara rağmen kendi parasını kazanmanın verdiği güzelliği, zenginliği, diriliği görünce o çalışma hayatının sonra ki yıllarında da ne yapıldıysa vazgeçmedi. Kadın bu mücadeleyi yaparken kapitalizm de şunu gördü. Evin içinde kadının yaptığı, yarattığı kocaman bir ekonomi var. Ben bütün projelerim ile buraya yönelmeliyim. Ve yöneldi de… Evin içine teknoloji girince ve kadın emeği evin içinde giderek azalınca bu sefer erkek, ben evin içinde birini yani karısını kastediyor, cinsellik için mi besleyeceğim. Kapitalizm, Avrupa da 68 kuşağının o dalgalanmasın da bunu da hissedince bu sefer porno sektörüne yöneldi. Kadın vücudunun pazarlanmasından büyük paralar kazanırken erkeğin bu konuda ki zaafları çok iyi yakaladı ve işi bu pazar üzerinden ve pazarın ilgi alanlarını genişletirken neredeyse tüm ülke halklarını ve devletlerini kadın-erkek ilişkisi üzerinden sarsmaya ve yönetmeye başladı. Hal böyle olunca aile kavramında çürüme öyle hızlı oldu ki…
Örneğin Fransa, 1960 yılında doğan çocukların %6,1 evlenmemiş ailelerin çocuğu iken bu oran 2009 yılında %52,9 olmuş… İngiltere de %5,2-%46,8 olmuş… 2018 yılında Avrupa da evlenmemiş ilişki sonucu doğan çocuk yüzdesi ortalama da %60’ı geçmiş… Avrupa da bu rakamlar incelendiğinde aile kavramının çöktüğü görülüyor. Babasız büyüyen çocuklar çağına doğru hızla gidiyoruz. İstediğiniz değerler de erkeğin dölünü satın alabiliyorsunuz. Erkek ve kadın kendilerini bir araya getiren çocuk sevgisinde böyle bir sonuca katlanınca haliyle bir üçüncü kimlik daha önceleri saklanırken artık öne geçiyor ve her nokta da varlığını oda sürdürmek istiyor. Kapitalizm-emperyalizm hepimizi iliklerimize kadar sömürüyor. Gelenekler boğuyor. Geleceğimizi, aşklarımızı yok ediyor.
Ülkemize gelince evliliklerin %40’ı ilk beş yılda boşanmayla sonuçlanıyor. Ve boşanmalar da iyi babaların çocuklarıyla bir arada olabilmek için öyle çileleri var ki.. Bunu göremiyoruz. Anne ben dokuz ay kahrını çektim deyip çocuğunun adeta velayetini, yaşamını yönetmek isteyen annelerin bu aşama da nasıl katı bir baskıyla eski eşlerini yok etmek istediklerine bir kaçı üzerinden tanık oldum.
Ülkemizin 1970 yılı verilerine baktığımız da 0-17 yaş aralığında ki nüfus, toplam nüfusun %48,5’uğunu oluştururken 2018 yılında bu oran %28,5 olmuş.. Avrupa da bu rakam yerler de sürünüyor. Kadın artık ben istersem doğururum konumuna gelmiş… Avrupalı bunu aşabilmek için zenginliğini kullanıyor. Doğuran kadına yaşamını garanti ediyor. Yeter ki doğur diyor. Bizim neremizi anlatayım bilmiyorum. Zaten yazılarıma bir bütünlük içinde bakabilenler neyi anlattığımı ya da anlatmak istediğimi görürler… Allah’tan Türk kadını anneliği çok seviyor.
Toplumumuz son 50 yılda yaşadıklarıyla öyle alabora oldu ki…
Yıl 1981 Adana da bir seminere katıldım. Seminerin konusu cinsel ilişki ve hamile kalınmaması konusunda korunma yolları hakkındaydı. Ziraat Mühendislerine yönelik verilen bir günlük seminerdi. O seminer devletin kontrolünde yapılıyordu. Devlet, köylüye cinsel eğitimin görevi gereği köye çok giden ziraat mühendisleri üzerinden vermeyi düsünmüş ve o amaçla bu seminer düzenlenmişti. Konuyu anlatan hiç unutmuyorum, çok güzel bir doktor hanımdı. Herkes kadın doktoru nefes almadan dinliyordu. Kadın doktor, cinsel organları resimli slayt üzerinden ve yine dokunmayı, ön sevişmeyi rahat bir şekilde anlatırken salon çoğunluğu dinlerken kızarıyordu. Bu ara da seminere sadece erkek ziraat mühendisleri çağırılmıştı. Prezervatif yada kaput adı geçtiğin de salon da uğultu olmuştu. Nereden çıktı, bu der gibi… Hiç unutmam, bütün bu çocuk olmasın noktasında katkısı olan maddeler anlatılırken sıra geri çekme metoduna geldiğin de salonda gök gürültüsünün şiddetini aşan bir uğultu oluşmuş ve kadın doktor korkudan elinde ki tebeşiri düşürüp ani bir refleksle kapıya yönelmişti.
38 yıllık görevimin çok büyük çoğunluğunu köyler de geçirdim. Ve köyler de işim sonrası kahvehanelerinde çok sohbet ettim. Bir gün bir kişi yanıma gelip mühendis bey biraz konuşalım mı dedi… Konuşalım, dedim. Bana evli olduğunu, çocuğunun olmadığını ve eşinin cinsel ilişki sırasında çok acı çektiğini söyledi. Biraz detay ver dediğim de kafam karıştı. Bak, sen en iyisi daireye yanıma gel, ben sana bir film izlettireceğim, öyle anlat bana… Kalktı geldi. Evden video oynatıcıyı aldım. Bir film koydum. İzledik. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Buraya mı buraya mı hangisine… İkisi de değil.. Eee nereye boşalıyorsun… İnanır mısınız ben şok halindeyim.. Göbek deliğine… Sen karının vücudunu gördün mü.. Ayıp mühendis bey nasıl göreyim.. Haydaa… Şunu yaptın mı, bunu yaptın mı.. Baş yerde.. Bak şimdi eve gidince karı koca ışığı açın soyunun ve birbirinize sarılın tamam mı.. Olmaz. Işığı açtırmaz.. Sen erkeksin tamam mı. Bak sonra buradan olacak, buradan sakın…. Sonra çocukları oldu, bana çok dua etti. Niye anlattım bunu… Manzaramız bu… Temelimiz bu.. İlişkiye girmeden önce yıkanacan güzel, iki rekat namaz kılacan sonra elin ayağın birbirine dokunmadan boşalacan ve yıkanıp, namaz kılıp yatacan… Tablo bu.. Çoğunluğumuz böyle ailelerin çocuklarıyız. Onlar yani anne ve babalarımız birbirlerine canım, sevgilim, bir tanem demedi… Diyemezdi… Toplum izin vermezdi. Çocuk oldu mu… Hele ki erkek çocuğu oldu mu.. Bir süre sonra oda yasak.. Git işini genelev de gör… Düşünün bakalım, neden bu ülke de prostat bu kadar yoğun.. Kadın kendini bir yaştan sonra ve özellikle de çocuklar olduktan sonra cinsel ilişki yaşamasın diye kendini salıveriyor ve kilo alıp erkeğin o tecavüzünden kurtulmak istiyor. Gitsin işini dışarda görsün, gelsin ev de yanımda uyusun.. Kadınların migren ağrısı yoğundur. Neden.. Cinsel uyumsuzluk nedeniyle sevişmekten zevk alamaz ve giderek içine kapanır. Şaşalı mutlu hikayeler dinledikçe iyice kendi içine kapanır.
Yatalım kalkalım 80 li yıllar içinde çevrilen o yarı erotik, yarı porno karışımı filmlere, dua edelim… O filmleri o yıllar da genç olarak neredeyse hepsini Ayvalık’ta arkadaşlarımla beraber izledim. Bazen film arası verilirdi, sinema da izleyenlerin yarısının evli erkeklerden oluştuğunu görürdük. Türk erkeği kadın vücudunu, sevişmeyi orada gördü. Cinselliğin sadece boşalma olduğunu, evliliğin soyun devamı anlamında üreme amaçlı olduğunu, yine evli erkeğin biraz cilveli sevişmeli bir boşalma yaşamak istediğinde bunu da ev de karısıyla değil genelev de çalışan kadın ile yapması gerektiğini onaylayan ve destekleyen bir mahalle baskısı varken siz Allahınızı severseniz erkek üzerinde bu kadar baskıcı ve yok edici olamazsınız… Erkeği eğitmeden, kadını eğitmeden, cinsel devrimi yapmadan, kadın ve erkeğin bir araya geldiğin de sadece o işi yapmadıklarını yada ona odaklanmadıklarını beraberken konuşarak, dertleşerek bir proje üzerinde birlikte çalışarak çok uyumlu dostluklar, arkadaşlıklar ve birliktelikler kurabileceğini kaçımız içimize sindirebildik. İşte şimdi dizi filmlerinde oluyor. Kız ve erkek bir evde kalıyor ve yaşıyor, ama cinsellik yok.. Ve çalışıyorlar, kendi işlerinde güçlerinde vs.. Biz bir erkek ile bir kadını bir arada görünce hemen damgalıyoruz. Erkek başarmanın gururunu, kadın özürle düzülmenin onursuzluğunu… Öyle bir şey yok.. Erkek düzüyorsa kadın da düzüyordur. Bu kadar basit.. Yeter ki iş bayağılaşmasın… Bayağılaştırmaya çalışan erkeğe o kolaylık sağlanmasın… Genç evli çift.. Kadın, kocamın kadın arkadaşları var ve onlarla görüşüyor. Çok üzülüyorum, diyor ve dert yanıyor. Benim de kızlarım var. Kızlarımın kızdan çok erkek arkadaşları var ve çoğu da evli.. Kardeş gibiler.. Birbirlerine gidip geliyorlar.. Gidip bir yerde beraber yemek yiyip dertleşebiliyorlar. Diyorum ki bu konu da yanlış düşünüyorsunuz. Kocanın evlilikten sonra kadın arkadaşlarıyla diyaloğu sürüyorsa senin de varsa saygı duyduğun erkek arkadaşların sen de sürdür. Yok ve arkasından olmaz diyor….
Olmalı, dostlarım.. Günümüz de bizim dönem de olduğu gibi bitişik evlilik nizamında bir yaşamı bugün yaşayamazsınız. Dünyanın avucunuz içine geldiği bir zaman diliminde ben kendimi saklayarak yaşayacağım diyerek varlığınızı sürdüremezsiniz. Evlilikler de değişmeli.. Kıskançlık artık çağın gerisinde kalmalı.. Karı kocanın evin dışında da sevdiği insanlar olmalı.. Zaman zaman baş başa kalabileceği içini dökebileceği arkadaşları olmalı ve hatta tatile bile çıkabileceği.. Benim bu konu da tek kriterim. Cinsellik olmayacak.. Olursa söyler ve kişiler kabul ederse lafım olmaz ama ben kendi adıma kabul etmem ve ayrılalım derim. Yaşam çok hızlı yaşanıyor ve insanımız çok cahil koşullar da yakalandı. Bu süreçte AK partinin bir çok iyi projesini oldu, iki bu çok iyi projesi o cahil insanların gözünü açtı. AK parti ne yaptığını gördü, onu önleyebilmek için din kartını kullanmak istedi, o da elinde patladı.
Neydi, kısaca anlatalım..
AK partinin en büyük doğrusu kendisi açışından en büyük yanlışı oldu. Ülkenin her yanına kolayca ulaşabilsin diye başlatılan duble ve otoban ve havayolu ve demiryoluna yönelik uygulamalar ülke de hem bir anlamda ülke genelinde bir pazar ağı oluşturdu hem de insanlar arasında ki ilişkiyi arttırdı. Özellikle batıya gelen burada kadın erkek ilişkisinden ve yine kadının toplum içinde ki konumundan derinden etkilendi. Yine içeriği tartışılsa da açılan üniversitelere giden özellikle kız öğrenciler gittikleri yerin her şeyini değiştirdiler. Kadınlar, kocalarını kaptırmamak için kendilerine bakmaya çalıştı. Kendini yeniledi ve belki de eskisinden güzel bir hayatı oldu. Kendisini yenilemek istemeyen de siyasal din savunucularının abuk subuk sözlerinden medet umar oldu. Toplumumuz böyle bir kargaşa içindeyken modernizmin yaşamımıza sunduğu teknoloji karşısında adeta çıplak kaldı ve kuruyan yaprak gibi savruldu. O nedenle buraya kadar yapmış olduğum bu analiz doğrultusunda görülecektir ki en çok savrulan da erkek olmuştur. Köyde ki genç kız evlenip ömrünü toprağın ve kocanın dertleriyle geçirmek istememektedir. Kente gidip çalışıp kendi parasını kazanmak istemektedir. AK parti bu konu da da başlangıçta çok devrimci bir duruş gösterdi. Hizmet alımları furyasında kadına çok öncelik verildi. Kadının çalışma hayatında ki verimli çalışması erkeğin derdi oldu. Erkek giderek her alandan kovulur, oldu. İş hayatında yeri yok, çalışan kadının gözünde yeri yok, ev de çalışmıyorsa yeri yok… Ne yapacak bu kişi size sorarım, dostlarım.. Kendini ispatlayacak, kendini o gençlik gücünü bir yerde boşaltacak… Biz toplum olarak, devlet olarak bu çocukları yani erkekleri çok boş bıraktık. Dua ile tarikat ile çözülür dedik, olmadı, olmaz. İmam Hatip Okulunun bir esprisi kalmadı. Çocuk oraya gitse ne olacak. Oda biliyor, değerinin olmadığını.. Kimse aptal değil. Böyle sıkışmış durumdayız. Ana Muhalefet Partisi kendi akıllı gençliğinden korktuğundan bu konulara hiç girmiyor. Hiç proje üretmiyor. Sol zaten çevre dışında ortalıkta ara ki bulasın… Bu toplum, bu devlet son 30 yılda yaşadıklarıyla savrulmuş durumda.. Önlem alamazsak, cinsel eğitimi, çağdaş yaşamı, iş olanaklarını ve değişen dünyayı insanımıza anlatamazsak müthiş bir çürümeyle birlikte yok oluşa doğru hızla ilerliyoruz. Ben hayatın içindeyim.. Ülkem de ne acıdır ki fiyatı en çok düşen kadın apışarası olmuştur. Yaşı ne olursa olsun erkek ölmeden bu dünyadan ne kadar çok apışarasıyla tanışırsam o kadar mutlu ölürüm derdinde.. Adam bilmiyor ki bir kadın ile konuşmayı, birlikte bir şey üretmenin keyfini.. Adamın okumuşu da okumamışı da tek derdi çükünün boşalacağı taze bir kutu… O zaman de herkes birbirinden şüphe etmeye başlıyor. Birbirine düşman gözüyle bakıyor. Birbirinin işinde, aşında ve namusunda gözü olduğunu düşünüyor. Bu kadar yokluk ve çaresizlik içindeyken işsiz ve cahil erkek insan yerine konulmazken o insanın erkeklik gururu bu toplumun her an patlayacak mayınıdır. O nedenle duygusallıktan uzaklaşarak bu çok önemli sorunumuza düşünerek, konunun uzmanlarının düzenleyeceği panelleri her kentte, her mahalle de gerekirse her sokakta ve evde yaparak insanımızı daha tam yozlaşmadan bu bataklıktan çekip almalıyız. Bu toplumsal yaradır. Kahrolsun erkekler diyerek bu konuyu çözemeyiz.
Modernizm her nokta da zorlarken gördük ki her nokta da yaşam kalitemiz düşmüş. Cinselliğin kalktı mı inecek diyen inerken indireni şeytan diyerek sosyal yaşamın her noktasından kovmaya çalışan çağdışı bir anlayış ile modernizmin dayatmalarıyla adeta sarhoş olup kimliğini, kişiliğini yani karakterini bozuk para gibi harcayan ikilem içinde kalan insanımız, konumumuz dikkate alındığında toplum olarak düşmenin kıyısındayken bizler kahrolsun erkekler diyerek konuyu ucuzlatarak çözüm bulamayız. Bu anlam da bu konular sade bizim değil dünyanın da sorunudur ve dünyanın da geleceği bu anlamda tehlikededir….
Bazı rakamlar verelim…
ABD’de her yıl 4 bin kadın dövülerek öldürülüyor, 4 milyon kadın eşinden dayak yiyor, her 15 dakikada 1 kadına tecavüz ediliyor. Pakistan’da ev kadınlarının yüzde 99’u, çalışan kadınların yüzde 77’si dayak yiyor. Fransa’da şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde 95. Türkiye’de, evliliklerinin ilk 3 yılında üniversiteli kadınların yüzde 73’ü, gecekondu ve kırsal kesimde yaşayan kadınların yüzde 90’ı şiddetle tanışıyor.
Bizim toplum olarak aile kurumuna baktığımız da çok yanlış bir bakış açımız var…
“Kadın erkeğin, çocuk ailenin mülkiyeti değildir…”
Bir kere bunu erkek ve kadın olarak beynimize kazıyacağız. Mülkiyet diye bir şey yok… Ancak öyle yoğun bir şekilde mahalle baskısı ve geleneği var ki erkek, evlendiği kadının namusundan sorumlu tutuluyor.. Hal böyle olunca erkek sanki maça bir sıfır önde başlıyor gibi görünse de işin doğrusu maçın hükmen mağlubudur. Sokakta özgür değildir. Aklı hep o duyacağı ve yaşamını alt üst edecek bir çift sözün içinde sıkıştırılmış olan karısıyla ilgili tahrik edici laflardır… Bu öyle büyük bir baskı yaratır ki bunu hiçbir kadın arkadaşım anlayamaz. Erkek kendini geliştirmiş değilse, yaşam ile ilgili bağları son derece tutucuysa bu baskıya dayanamaz. Kendini ispatlamak derdine düşer. Dolayısıyla mülkiyetin madem sahibiyim diye düşünen erkek, kadın üzerindeki mülkiyet hakkını çevreye ve karısına gücünü döverek kanıtlamaya çalışır. Bu kanıtlama çocuğa döndüğünde bu sefer birlikte yani karı-koca olarak çocukları üzerindeki haklarını onları döverek kanıtlanmaya çalışırlar…
Bizim toplumumuz da tecavüzün tanımı yapılmadığından tecavüze uğrayan kadın sayısı çok az gibi görünse de ben ABD’nin bazı eyaletlerinde uygulamaya soktuğu sevişme esnasında kadının penisine prezervatif tak dediğin de takmadan boşaldığınız da şikayet halinde tecavüzden yargılanıyorsunuz değerlendirmesini dikkate aldığım da yine evli olsa bile kadının ben istemiyorum dediği halde erkeğin tek yönlü ilişkiyi sürdürmesi ve boşalmasını tecavüz saydığım da tecavüze uğramayan kadın sayısı ülkem de çok azdır.
Ensest olayı artık bütün dünyanın kabul etiği acı bir gerçek… Biz ise başımızı kuma gömüp yok deyip olayı kapatıyoruz. Biri bademleme diyor, biri bir kereden bir şey olmaz diyor, biri pedofili dese de birileri de bu işten çaktırmadan büyük paralar kazanabiliriz demeye getiriyor.
Biz aileyi temiz tutacağız derdine ensest gibi bir olayı kanun tanımı içine almadığımızdan sıfırladığımızı düşünüp rahatlıyoruz. Elin adamı bırakın kanun içine almayı konuyla ilgili psikologlarını görevlendiriyor ve kitap yazmalarını teşvik ediyor. Olayı çığlıklar eşliğinde değil bilimin eşliğinde çözmeye çalışıyor. Son okuduğum kitaplar dan birinde adam tanınmış bir cerrah ve evli.. 7 yaşından itibaren kızıyla cinsel ilişkiye giriyor. Kızı evleniyor ve evlendikten sonra sürekli kocasını aldatıyor. 50 yaşındayken psikologa gittiğinde saklandığı geçmişini anlatırken olay ortaya çıkıyor. Bir başka olayda 15 yaşında bir genç 13 yaşında iki çocuğu öldürüyor. O çocuğu önce konunun uzmanı psikologlar tedavi ediyor. Görüyor ki çocuk bebekliğinde 15 yaşındaki annesi gündüzleri yanında yani evde yok yani odaya kilitlenip gidiyor. Elin adamı inceliyor. Mutlu çocukların annelerini inceliyor. O var ya çocuğunuzun bezini değiştirirken annenin ruh hali eğer sevgiden yanaysa ve mutluluğunu bebeğine geçirebiliyorsa o çocuk en büyük sevgiyi o an alıyor. Yok tersi oluyorsa bebek suçluluk duygusunu hissediyor ve içe kapanıklılığa doğru gidiyor. Biz daha yolun başındayız. Devletimiz daha yeni yeni çıkıyor, bebeklik yaşından….
Bakın ABD den rakamlar vereceğim…
Yetişken kadınların %23’ü, yine erkeklerin %16’sı çocukluğunda en az bir kere cinsel tacize uğramış… Şaşırdınız değil mi…
Elin adamı sorunlarından kaçmıyor ve hastayı da ailenin sorumluluğuna biraz para vererek bırakmıyor. 10 milyon çocuk tacize uğramış… 2004 verilerine göre 800 bin çocuk yetimhane de büyüyor.
Hani çok sık diyorsunuz ya… Biz eskiden böyle değildik, ne zaman kirlendik…
Alın size TÜİK rakamları…
2016 yılı:
15 yaş altı doğum yapan kadın çocuk sayısı 234
15-17 yaş arası doğum yapan kadın çocuk sayısı 16 396
2001 yılı:
15 yaş altı doğum yapan kadın çocuk sayısı 2730
15-17 yaş arası doğum yapan kadın çocuk sayısı 50848
2018 yılının rakamlarına bakalım…
2018 yılında Türkiye’de 1 milyon 248 bin 847 doğum gerçekleşti.
Annelerin yaş gruplarına bakıldığında ise
15 yaşından küçük tam 167 çocuk var.
15-17 yaş grubunda bu sayı 11 bin 636 oldu.
18-19 yaşında anne olanların sayısı ise 48 binden fazla.
20-24 yaş grubu toplam doğumların yüzde 23’ünü,
25-29 yaş grubu yüzde 31’ini ve 30-34 yaş grubu da yüzde 24’ünü oluşturdu.
Bakın dostlarım bağırarak çığlık atılarak sorunları çözemeyiz…
Yeni bir dönemin içindeyiz ve yok sayarak ne sorunlarımızdan kaçabiliriz ne de bağırarak, öldürerek baskıyla sorunlarımızı çözebiliriz.
Ben sizlere bir panorama sunmaya çalıştım.
İnsan her zaman bir yönüyle bencildir. Ve yaşamının değerini ve bilincini gördü, anladı ve kendisine uygulamak istiyor. Özetle her şeye rağmen yaşamak istiyor. Uzun yaşamak istiyor. Dün aile ve çocuk bir devletin varlığı için önemliydi. Bugün değil. Bakın dünyanın önemli üniversiteleri Osmanlıyı inceliyor. Osmanlının devşirme yönetimi üzerine kafa yoruyor. Osmanlının nasıl 500 yıl dünyayı yönettiğini araştırıyor. ABD yüzyılı görmeden yıkılmak üzere…
Korkarım gelecek yıllar da kadınlar kaçırılıp ya da teşvik kapsamı içinde doğuma alınıp doğurulan çocuklar ihraç edilecek.. Bana artık hiçbir şey uzak gelmiyor… Döl bankaları bunun ilk adımı… Kadının doğurduğu çocuğuna baba ismi olmadan kabul eden ülkeler çoğalmaya başladı. O nedenle her şeyimizi buna geleneklerimiz de dahil olmak üzere konuşmak, tartışmak ve bir sonuca ulaşmak zorunluluğumuz vardır. Araştırma konularına öncelik vermek zorundayız. Ben yaptım oldu, geri zekalı yönetim anlayışlarına son vermek zorundayız.
İşi gücü olmayan erkek bizim toplumumuzda değersizdir. Bunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Sadece doğu da değil batı da hiçbir şeydir. Hiçbir şey olmayan bu güç toplumun en hastalıklı yarasıdır. Onu geliştiremezsek o güç, kötülük tarafından çok kötü şekilde kullanılır. Ve bugün ülkemiz bu gençlerin saldırısı altındadır. Mafya kültürünün beslendiği bataklık burasıdır. Bu bataklığı kurutamazsak bir süre sonra yaşadıklarımız hepimizi çok mutsuz edecektir. Bu sadece bizim için değil tüm dünya ülkeleri için çok önemli sorundur. Bu çocukları iş güç sahibi yapmak zorundayız.
Aile kurumunu tartışmaya açmak zorundayız. Sorunları duygusallıktan uzaklaşarak bilimsel ve toplumsal gerçekler üzerinden çözüm bulmaya çabalamalıyız.
Cinsel devrimi yapmalıyız. Kadın ve erkeği birbirinden uzaklaştırarak değil birbiriyle bir arada tutacak sosyal projeler de bir araya getirmeye ve bir şeyi birlikte yapma çabaları içinde olmalıyız.
Namus kavramının içinden cinselliği çıkarmalıyız.
Kadının adı ve yaşamı olduğuna ve yaşamı adına kararlar alıp uygulayacağına kendimizi hazırlamalıyız.
Evlilikler devlet denetiminde olmalı..
Kadının çalışmasına kolaylıklar getirilmeli ve üretim içinde olmasına yönelik projeler hazırlanmalıdır.
Evlilik devlet denetimi derken bundan devletin kadının yaşamını kontrol etmesi kesinlikle akla getirilmemelidir. Olur da ayrılık gündeme getirildiğin de kadın erkekten nafaka alacağım derdine düşmeden, sürünmeden o nafakayı(ihtiyacı varsa eğer) boşanacağı erkekten değil devlet vermeli ve arkasından devlette kadına yaşına uygun iş vermelidir. Dolayısıyla bir evlilik bittiyse bitmelidir. Nafakayı veren erkek, kadını uzaktan da olsa takip eder ve cahilse hala karısı gibi görür. Erkek güçlü bir karakter değilse kadın karşısında çok zayıftır. Kadının bir yanlışında ya da toplum içinde duyduğu lafta bunalım da varsa o öfke cinayete kadar gidebiliyor, yaşadıklarımız buna örnek… Nafaka, kadının esaretten kısmen kurtulma bedeli olmaktan çıkmalıdır. Ve verilecek bedel de her yıl için devlet tarafından belirlenmeli ve devlet ödemelidir. O zaman görülecektir ki kadın vücudu mal gibi değerlendirilmeyecektir. Evlilikler eşit şartlar altında kurulmaya çalışılacaktır. Kadın da parası için soytarı erkeklerin orospuluğunu yapmayacaktır. Tabii bu arada evlilik esnasında oluşan bir zenginlik varsa onu da mahkeme kanalıyla kadına yarısı verilecektir.
Çocuk ise tamamıyla psikolog denetiminde olmak şartıyla ebeveynler üzerinden olmuyorsa koruyucu aile üzerinden sağlıklı bir şekilde büyütülmelidir.
Hiçbir çocuk annesinin vahşice ölümüne tanık olmamalıdır.
Hiçbir anne ve kadın gerekçe ne olursa olsun öldürülmemelidir.
Hiçbir kadın baba evinden koca evine transfer olur gibi gitmemelidir. Kadın da baba evinden çalışmasa dahi belli yaştan sonra kendi başına yaşayacağı tek odalı da olsa kendi evine çıkmanın koşulları oluşturulmalıdır.
Artık birey olmak zorundayız. Tek başına yaşamaya, tek başına yürümeye ve tek başına var olmaya ve öğrenmeye kendimizi artık alıştırmalıyız. Feodal yaşam tarzının alışkanlıklarını bugün yaşamak ve bu halimizle bugün var olmak mümkün değildir, dostlarım…
Avrupalı ergenlik yaşına 40 yaş civarına çekmeyi düşünüyor ve tartışıyorken bizlerin hala 15-20 yaş aralığında yapılan doğumlarla ayakta kalacağımız hayalini kurmak komikliktir. Kendisi çocuk olan kadının ve erkeğin çocuğundan hiçbir şey olmaz… Sadece öfkeli büyür. Toplumun başına dert olur…
Erkeği içindeki şartları görmezlikten gelip yerden yere vurmakla elimize bir şey geçmez, bunu görmeliyiz. Eskiden askerlik vardı, anlatacağı hikaye olarak o da elinden alındı. Erkek o kadar çaresiz konumda ki onu eğitmek ve yaşamın içinde kazanmak zorundayız. Kadın erkeğe göre çok güçlü ve yaşama her an her şart altında kendini kolayca adapte edebiliyor. Erkek ise her daim bir kadına ihtiyaç duyuyor. Bu kadın ya annesi ya da karısı ya da kızı olacak… Ya da sevdiği saydığı bir kadın olacak….
Bilinmelidir ki;
Dünyanın, sevginin, emeğin ve aşkın katili emperyalizmdir…
Peki! Emperyalizm kimdir…
Emperyalizm insandır. İçinde ki kötülüklere aşık olan ve onları yüceltmek adına her türlü kötülüğü yapan insandır, emperyalizm… Bugün dünya ekonomisinin neredeyse tamamına 13 aile hakimdir. Bu dünya için zulümdür… 3 banka batmasın diye 3 trilyon dolar sokağa atılırken 100 milyar dolarlık bir yatırım ile bu dünya da açlığı bitiriyorsunuz ama yapamıyorsunuz, birileri izin vermiyor.. Ne büyük bir dram ve vahşet ile karşı karşıyayız ve bunu ısrarla görmek istemiyoruz….
Bataklıkları kurutursak emperyalizm beslenemez ve çökmeye başlar… Bunun içinde paraya ve lütfen kızmayın apışarasına yenilmeyecek insan modelini bulmak ve geliştirmek zorundayız…
Sevgi ve saygılarımla…
*Katil ağırlaştırılmış hücre cezası ile cezalandırılmalı ve af kanunlarından faydalandırılmamalıdır. Ve hapisteyken de bir süre görüşme yasağı getirilmelidir. Ve sonrasında psikolog desteğin de yaşamı ve değişimleri takip edilmelidir. Avrupa 90 çocuğu vahşice öldüren sapığına bile en fazla 20 yıl hapislik ve beş yılından sonra üniversite eğitim hakkı verebiliyorsa bizler de artık şu linç kültürü orgazmından vazgeçmeliyiz.
*Toplum olarak sağı da solu da, ateisti de dincisi de kin ve nefretten beslenen bir yapıyız. Nedeni de duygu ile yaşamamız ve duygusal oluşumuzdur. Bu topluluğun insanları düşünmeyi ve insan olmayı öğrenme zamanı gelmiştir.
*Cahil derken kastedilen eğitim olmayıp insani ve yaşamsal olaylar da kısır, sığ düşünceli ve dedikoduyla beslenen insan modeli düşünülmelidir.

Kaynak : Vecdi YILMAZ

YORUM YAP